|
Hera

Yazı:
Şefika Körpınar
70 Metrede
Arama Çalışmaları
Kuşu yakalayıp ısıtmak için göğsüne yaslayan Hera, aslında
her kadında bulunan o yüce hormonun (östrojen) yoğun etkisi
altında mıdır bilinmez ama o an cömertçe tüm sıcaklığını bu
yaratığa verir. Ancak bilmediği bu yaratığın Baş Tanrı Zeus
olduğudur. Zeus da her erkek gibi bu yoğun ilgiden etkilenir
ve Hera' ya hayat arkadaşı olmasını teklif eder, onu Olympos'
un en güzel, en çok saygı gören tanrıçası yapar.
Zaman içinde Zeus' un çapkınlıklarına yenileri eklenirken
Hera' nın kıskançlıkları da şiddetle sürer. Bu kez gönlünü,
Argos kralı İnakhos' un kızı ve şehirdeki Hera tapınağının
rahibesi, güzeller güzeli İo' ya kaptıran Zeus, onu elde eder
ama Hera' dan saklamak için beyaz bir ineğe dönüştürür. Bu
yalana kanmayan Hera, güzel ineğin kendisine hediye edilmesini
ister ve beklendiği üzere dediğini de yaptırır. Argos' u ineğin
başına bekçi olarak diker ve bir zeytin ağacına bağlatır.
Sevgilisini kurtarma yolları arayan Zeus, bu işi bir köylü
kılığına giren Hermes' e yaptırır ve İo, kaçar. Ancak Hera'
nın kızgınlığı dinecek gibi değildir, beyaz ineğin peşine
bir sinek takar, artık İo canhıraş bir halde, Ege' den Karadeniz'
e doğru bir oraya bir buraya koşar.
Pek çok yer dolaşır, ancak ilk geçtiği deniz, İonya, ilk boğaz
da Bosphorus (inek geçidi)' tur. (İo, huzuru Nil kıyısına
ulaşınca yakalar, burada Zeus tarafından kurtarılır ve Ephapos'u
doğurur.)
Evet, 13 Şubat günü, öğlen saatlerinde, Rusya-Dil ovası güzergahında
kömür taşırken, kuzeyden esen sert rüzgar ve 9 şiddetindeki
fırtınaya yakalanan,
130 m. boyunda, 19 m. eninde, dört ambarlı, Kamboçya bandıralı,
1970 yapımlı Hera' ya doğru yol alırken -cankuş (Hikmet Bora)
ve ROV-1(Erkan Karslı)' le birlikte, cankuşun jeepinde- kafamda
bu mitolojik veriler vardı. Şu tesadüfe bakın ki diyordum
kendi kendime İo' nun kaçtığı yerlerde Hera' nın izleri devam
ediyor. (Tabi daha sonraları bunları cankuşa da anlattım)
Hera' nın 13 Şubat günü yaşadıklarını ilk olarak Kortek Sualtı
Arama Kurtarma Şirketi' nin kurucusu Hikmet Bora' dan (Deniz
magazin okuyucaları onu VOLGONEFTĞ 248 ve Küçüksu- İstanbul
Boğazı deşarj hattı çalışmalarından tanıyorlar) dinlemiştim,
bu talihsiz olay, daha sonra basında da genişçe yer aldı.
O günkü fırtına nedeniyle boğaz trafiğe kapatılmış ve kuzeyden
gelen gemiler beklemeye alınmıştı, Hera da onlardan biriydi.
Fırtınada baş tarafından su almaya başlayan gemi, durumu Kıyı
Emniyet' e bildirip, Türk Boğazları Gemi Trafik Yönetim Sistemi'nden
(VTS) yardım istemesinden 5 dakika sonra telsiz konuşmasının
kesilmesiyle birlikte, sulara gömülmüştü. Bu sırada yakından
geçen bir başka gemi, Hera' nın yan döndüğünü telsizle bildiriyordu.
Kabarık denizler, kurtarma botlarına izin vermemiş ve Sahil
Güvenlik- Hava Kuvvetleri' nin Arama-Kurtarma Timi' nin çalışmaları
halat ve yağ çıkışını tespit etmişti. Bunun üzerine geminin
koordinatları, N 41.19 saniye 46, E 0.29.13.33 boylam olarak
belirlenerek, batık tespiti yapılmış, ancak tüm aramalara
rağmen gemi personeline rastlanamadığından içeride kaldıkları
düşünülmüştü. Kıyı Emniyet yetkilililerince Deniz Kuvvetleri'
nden istenen yardımla birlikte olay yerine gelen ROV' la ilk
filmler çekilebilmişti. 
Cesetlerin çıkarılmasına yönelik çalışmalar, Avrupa' da yapılan
görüşmelerin sonucunda, mevcut donanımlarıyla birlikte Kortek
Sualtı Arama Kurtarma Şirketi ve -yazının başında bahsettiğim
yolculuğun ardından- beni 9 Mart günü sabahı Kilyos Limanı'
nında buluşturdu.
Dalgıçlarla "kısa" süreli bir hasret gidermenin
ardından, Kaptan Hüsnü Kırbaş yönetimindeki Çerkez Mustafa
adlı tekneyle kendimizi Karadeniz sularında, limanın yaklaşık
7.5 mil açığında bulduk. Aslında hasret kısmının derinliği,
kadronun zenginliği -en az şampiyon Fenerbahçe kadar- ile
ilişkiliydi, kimler yoktu ki, Hüsmen Aga -böyle yazma demişti
ama Afrodit' ten sonra mecburdum artık- (Taner), canlı ROV'
lar, ROV-1 (Erkan Karslı), ROV-2 (Serdar Sözen), Zargoz -o
öyle diyor- Mehmet, Şaban Çakmak, Bülent Özmar, kargamız (Rafet
Övündür), elma yanaklarıyla tüm Rumeli Feneri halkının gönlünde
taht kurmuş -sinir olduk her gece ev gezmelerindeydi- Resul,
Raşit kardeşimiz, çılgın çocuk Kazım Hakoğlu, Levrek Cafer,
tüm bunlar yetmezmiş gibi bir delimiz eksikti o da oradaydı,
İbrahim (nam-ı diğer Deli İbo), sonradan aramıza katılan Alp
ve daha kimler kimler...
Teknenin radar sistemi bizi batığın üstünde gösterdiğinde
ekrandaki sonografik görüntüler, nispeten anlaşılabilir hale
gelmişti. Teknik donanımın kurulmasının ardından vakit kaybetmeden
dalışlara geçildi. Alınan görüntüler, olayın daha da netleşmesini
sağladı, öyle ki ortak kararla, otelde yenilen akşam yemeklerinden
sonra günlük çekimlerin izlenmesi -bizim takım rakipleri böyle
izlese bırakın son haftayı daha ligin ilk yarısında şampiyonluğumuzu
ilan ederdik- hatta neredeyse yoklama alınması adet haline
geldi.
Bu durum arama planının bir parçasıydı aslında, çünkü batma
sırasında gelişen zincirleme olaylar, oluşan basınç, 19 kişilik
mürettebatı beş katlık güverte ve üç katlık makina dairesinden
oluşan yaşam mahallinin herhangi bir bölümüne savurmuş olabilirdi.
Taşıdığı yükün konumu itibariyle sancak tarafına yatan gemi
de bu zincirleme olaylardan nasibini almıştı, zira planda
belirlenen bölümlerin çoğu parçalanmış, dağılmış haldeydi.

Çalışmaların ilerlemesiyle birlikte çıkan cesetlerin durumu
ve bulunduğu yerler, personelin olaya habersiz yakalandığına
dair ipuçları vermeye başladı. Yani her kamaraya tek tek girmek,
her halının, her battaniyenin, her kapının, her borunun, her
kutunun arkasına bakmak, her koridoru dolaşmak, kısaca bakılmadık
yer bırakmamak gerekiyordu.
Onaltı günlük çalışma süresi boyunca da yapılan buydu işte.
Sualtındaki faaliyetlerin dışında dalışlara katılmayıp, tekne
üzerinde çalışanlar da oldu, dalgıçların hazırlanması, teknik
ekipmanların günlük bakım ve kontrolü, kısaca bir sonraki
güne hazırlık için yapılanlar, bazı geceler bu grubu uyutmadı
bile. Metin' in yeşil gözleri bu nedenle hep mahmur baktı
durdu belki de... Küçük Taner de -bütün Nil' ler sana feda-
onu yalnız bırakmadı pek.
Maksimum 71.5 metreyi bulan derinlikte yapılan dalışlar sonunda
beş erkek cesedi çıkarıldı. Çıkarılan cesetler KEGKİ yetkilileri
tarafından teslim alınarak, Sarıyer- İstinye Devlet Hastanesi
morguna götürüldü. Belirgin masserasyon, pütrifikasyon ve
ayrışmalar beklenen bulgulardı, bunlara ek olarak cesetlerin
alındığı yerler, kıyafetler ve tahmini yaş da kimlik tespitinde
yardımcı oldu.
Dalışlar boyunca su sıcaklığı 4-6 derece arasında değişti.
Tüm dalışlar video kaydıyla birlikte gerçekleştirildi. İkili
gruplar halinde yapılan 57 dalışta (toplamda 114 dalış) 36
kamaraya tek tek bakıldı, makina dairesi tamamen arandı.
Dikkat çeken en önemli ayrıntılardan biri de her sabah su
üstünde tespit edilen yakıt kaçağıydı. Bu durum dalış sonrası
kuru tip elbiselerin temizlenmesinde de söz konusu oldu. Batığın
konumu itibariyle kaçağın, sualtı dünyasını ve ekolojiyi derinden
sarsacağı, tahmini hiç de zor olmayan bir tehditti.
Olası problemler açısından tekne üzerinde bir basınç odası
bulunduruldu, dalışlar boyunca rekompresyon tedavileri dışında,
rutin muayeneler, doppler incelemeleri ve spirometrik takipler
de yapıldı.
Aslında olayın tüm bu detayları yanında ekipteki ruhsal etkiler
de yadsınamazdı. Bu kaya gibi sert görünümlü adamların da
bir yüreği, yaşamla ve kendileriyle ilgili sorguları vardı,
bunların çözümlemeleri de kolay değildi tabi...
İnsanoğlu yaşamın farkındalığına düşmeye görsün, nasıl bir
silsiledir ki o farkındalıkta kendi kendine yaşadığı. Gümüş
renkli göklerdeki küçük, sayılabilir yıldızlar, otları
uçuşturan sabah rüzgarı, kısa bir baş hareketiyle pembeliğini
yavaş yavaş ortaya döken gün doğumu, sabahla birlikte gelen
canlılık, baharın doğada yarattığı duygular, tıpkı eteklerini
sallayarak yürümek isteyen genç bir kız gibi, ve evrenin tek
bir kişiye indirgendiği an, yani aşk, ay babanın yıldızlara
göz kırpması, kemik iliğinden başlayıp tüm organizmaya dağılan
bir yangı, insanı dolduran, yerini yurdunu bildiren. Ne menem
bir duygudur, elbette ruhunun adresini bilmemek, orada burada
arayıp durmak... Postalıyla küçük, biçimsiz bir taşı dürterek
yürüyen delikanlı, postalının içine alırken kirlenmiş yağmur
sularını, bir yandan da dolduruveriyordu yüreğini yıldızlarla,
hele ki bu kadar yakınlarsa, nedeni yine aşk.
Ve yaşam, onunla birlikte üretmek, yaratmak, ortaya çıkarmak
birşeyleri, tıpkı sabah ekmeğinin kokusunu fırında pişirilirken
almak gibi, ya da sabaha karşı toplamak ağları, toplamış olmak
mesela, derken gitmek evinden uzaklara.
Yaşam dikkatli bir değerlendirme ister, bir bulut uzaklaşırken
diğeri çıkar ortaya, yaklaşır, gösterir kendini, koyar ağırlığını,
bugünkü menüde parasal sıkıntılar, yarın bir dostunuzun sağlık
problemleri, ertesinde bir iftiracının acı sözleri, sonrakinde
sesinizi çıkaramamanın dayanılmaz ezikliği, sonra kıskançlıklar,
kırılan bir şey, kaybedilen bir şey belki ardından, bir anahtar
mesela, ertesinde durup bir zaman değerlendirmesi, nostalji,
eski günlerin coşkusuna olan özlem, memleket politikalarındaki
bir değişiklik yada, toplumsal tüberkuloz, sefalet hatta,
meyhane ziyaretleri düpedüz, dostlarla biraraya gelmek belki,
farketmez birkaç saat önce tanışmış olmak, kuşların kolayca
ürkmeden tünediği yerleri aramak gibi aslında...
Ekibin diğer üyeleri bu şekilde düşündü mü bilinmez ama, olayların
bana yazdırdığı bu oldu. Umarım sıkmamışımdır sizleri...
Tekrar görüşmek üzere ....
*İstanbul Tıp Fakultesi
Sualtı Hekimliği ve Hiperbarik Tıp Anabilim Dalı
|
|